|
Zor işlerin adamıyım..
Uçak kaçırma konusunda sabıkalı olduğumu biliyordum ama bu kadarını ben de bilmiyordum.. Teke Sancağı'na (Antalya diye bilinir) tayinim çıkar çıkmaz kendime uçak bileti tedariklendim.. Sekreterim Yeşim benim sabah saatlerinde uçuşan teyyareleri kaçırma eğilimim olduğunu bilir.. Bu yüzden o uçakları pas geçmiş.. Hatta öğle saatini dahi tehlikeli bulup 18.30 uçağına bilet almış.. - Yeşim bu uçak biraz geç olmuyor mu? diye soracak oldum.. - Ancak hazırlanırsınız, karşılığını verdi.. Kızcağızın ayın beşinde nikâhı var ya! Birkaç gün öncesinden izine çıkmak istiyor.. Beni başından savsın ki biran önce izine çıksın.. Öğle uçağını kaçırıp, bir gün daha başına kalma ihtimalim belli ki onu endişelendiriyor.. *** Cuma gecesi hiç uyumadım.. Okay'a Cumartesi günü Boğaz'da yapılan yat yarışını izleme sözü verdiğimden uyumamayı yeğledim.. Çünkü uyusam yarışa yetişemeyeceğim.. Pazar gecesi de benim uykum gelmedi.. Hatta sabah 08.00'de oturup bir de yazı yazdım.. Ondan sonra yatağa uzandım.. Kızım saat 14.00'te telefonla arayıp beni uyandırdı.. Kalk giyin işte.. Hayır! Yeni bir stil geliştirmişim.. Yataktan çıktıktan sonra telefona en yakın koltuğa oturup orada uyumaya devam ediyorum.. İnanılmaz bir şey.. Yatakta uyumaktan daha çok keyif veriyor.. Üstelik pozisyon olarak da tam oturur bir halde.. Devlet Bakanlığı bekleyen bağımsız milletvekili ciddiyetinde bir oturuş.. Tek fark gözlerimin kapalı olması.. Her neyse uyandığımda saat 16.45'ti.. Allah'tan hazır yazı vardı.. Onu bilgisayarla gazeteye geçtim.. Bavul hazırla, giyin, makyajını tazele derken saat 18.00 olduğunda evden çıkabildim.. Eğer uçağın yarım saat rötarı olmasaydı kaçıracaktım.. Burası Antalya.. Burası cehennem gibi sıcak.. Hava hiç esmiyor.. Uçaktan iner inmez ilk tesbitim bu oldu.. Not defterimi açıp "Antalya sıcak bir il.. Neden?" notunu düştüm.. Kısmet olur da İstanbul'a dönersem bunu araştıracağım.. Otele iner inmez Güler Hanım'ın beni beklediği haberini aldım.. Yemeğe bekliyormuş.. Halkla İlişkiler Müdiremiz Özlem Hanım beni davete götürmek için otelde bekliyordu.. Hiç vakit kaybetmeden davete icab ettim.. *** Nedense seçkin ortamlarda yenilen yemekler bende "doymayacağım" gibi bir duygu yaratır.. Nitekim hangi davete katıldımsa aç kalkmışımdır.. Çünkü seçkin davetlerde bildiğimiz türden yemek ikram etmezler.. Daha çok yemek süsü verilmiş "dekoratif malzeme" takdim ederler.. Geniş tabaklar içinde servisi yapılan bu malzemenin yemeğe benzememesi esastır.. Bu işin raconu yemeği "natürmort bir resme" benzetmektir.. Seçkinlerimiz bu sebepten Avrupalı aşçıları daha çok tutarlar.. Çünkü onların yaptıkları yemek resimleri daha farklıdır.. Sürrealist çalışırlar.. Diyelim ki mönüde özel soslu kabak dolması var.. Avrupalı aşçı nasıl yapar, nasıl eder bilemem ama gidip mümkün olan en küçük kabakları bulur.. Onun da kabuklarını soyup dikiş yüksüğü kıvamına getirir.. İçine dolma malzemesini tıkıp "tahminime göre hafif ateşte" pişirir.. Sosunu ise ayrıca hazırlar.. Zaten işin en önemli tarafı da bu soslardır.. Sos olayı çok mühim.. Kozmetik sanayiinde bir parfümün formülü nasıl gizli tutulursa bu sosların formülleri de öyle gizli tutulur.. Zaten bu gizlilikten dolayı, yemeğin servisi yapılırken sosu öyle "bol kepçe" koymazlar.. Tabağın dibine ince bir zar halinde sıvarlar.. Üzerine de yüksük iriliğindeki dolma yerleştirilir.. Küçük bir brokoli dalı ya da birkaç yaprak maydanozu tabağa yerleştirmek işin önemli bölümlerinden biridir.. Maydanozu öyle rastgele bir yere koyamazsınız.. Tabağın özellikle kuzeybatı istikametinde bir yere rapt etmek uygun olur.. Zaten işin meraklıları yeşillik türünden garnitürün yerleştiriliş şeklinden yemeği hangi ünlü aşçının yaptığını tahmin edebilirler.. Sosun tabağa ince bir zar halinde sıvanması ilk başlarda biraz sorun yarattı.. Bu uygulama, tabağı ekmekle sıyırma alışkanlığından kurtulamayan bazı sosyete erbabından önceleri çok tepki aldı.. Ev sahipleri ise bu tepkileri kırmak için "ekmek olayını" mönü dışı bıraktılar.. Tabağı sıyıracak ekmek bulamayan gelenekçi davetliler de buna alıştı.. Evvela, ekmek bulamadıklarından; saniyede "tabağı yalamayı" göze alamadıklarından; soslarla uğraşmaktan vazgeçtiler.. *** İşte bu yüzden İstanbul'da katılacağım bütün davetlerden önce, Bebek'teki seyyar köfteciye rezervasyon yaptırırım. Davetten çıkar çıkmaz doğruca köfteciye gider; yarım ekmek içine üç porsiyon köfte attırıp, bol pul biber takviyesi ile tıkınırım.. Antalya'da icab ettiğim ilk yemek davetine giderken "Bebek köftecisinden" yüzlerce kilometre uzakta olmanın gerginliğini yaşadım.. Servisi yapılan ilk yemeği gördüğümde resmen panik oldum.. Tabağın içine sıvanmış sosun üzerinde beş altı adet kalamar eti vardı ama en irisi bir kuru fasulye tanesi büyüklüğünde.. Yanında ise yarım kahve fincanı cesametinde minik bir çanak.. İçinde safranlı pilav.. Porsiyonun tamamı bu kadar.. Her çanakta kaç pirinç tanesi var saymak mümkün.. Güler Hanım'la göz göze geldik.. Başını yana eğip "Merak etme, aç kalmayacaksın.." mealinde bir baş hareketi yaptı.. Ben de sakinleşip pirinçleri tek tek yedim.. Aklınızda olsun.. Bu tür davetlerde sunulan pilavı yiyebilmek için cebinizde küçük bir çay kaşığı taşıyın.. Çatalla pirinç toplamak, seferberlikte gönüllü asker toplamaktan zor.. Gerçi ben başardım.. Ama herkes benim gibi yetenekli olamaz.. Afiyet olsun bana! 535 defa görüntülendi. |