Ya ben resimden anlamıyorum.. Ya da..

Bizim SABAH binası, Tekel'in Ekstra Çay Kutusu'nun masaya devrilmiş haline benzer.. Dört duvar, üç kat.. Yanlarında pencereler var.. Haliyle katların arasında da merdivenler bulunuyor.. Her merdiven bölümünün yanında ise bir asansör var..

Fakat bina ahalisi bir kat aşağı ya da yukarı çıkacağı zaman bile asansörü tercih eder.. "Şuradan yirmi basamak ineyim de menzilime varayım.." demeyip sürekli asansör kapılarında bekler..

O yüzden asansör kapıları, sular idaresinin veznesi gibi kalabalıktır.. Bir yabancı bu kalabalığı görse "Merdivenler bozuk olduğundan millet asansöre hücum etmiş.." diye düşünür..

Yeni diktiğimiz ATV 2000 binası ise biraz dikine dikine.. Her ne kadar ismi Tekel'in 2000 sigarasını andırıyorsa da şekli öyle yassı değil.. Pe Re Ja kolonyasının kutusu gibi dik.. Onun da dört bir yanı cam kaplı.. Sadece köşeleri biraz girintili çıkıntılı..

Mimar nedense hiç balkon yapmamış.. Akıl edememiş besbelli.. Yazarlardan biri hükümetin kirli çamaşırlarını yıkamaya kalkışsa, koca binada asıp kurutacak yer yok..

Acaba kazıklandık mı?

Yeni binayı gördüğümden beri kendime bu soruyu soruyorum.. Mimara neden bu kadar para kaptırdığımızı hiç anlamıyorum..

Mesela yönetim katı.. Binanın kat alanı kare şeklinde.. Odaları köşelere yerleştirip, odaların baktığı alanı kare gibi düşünmüş.. O yüzden herkesin odası üçgen..

Dünyanın parasını verip "meçhul asker anıtı" gibi bir bina diktik.. Binlerce metrekarelik kullanma alanımız var.. İlaç için bir tek dört köşe odamız yok.. Takdir-i ilahi.. Ne diyeyim?

Hani biriyle gizli bir konu konuşmaya kalksak, adama "Merak etme abi.. Söyleyeceklerin bu dört duvar arasında kalır.." diyemiyeceğiz..

***

Bizim yöneticiler, açılış gecesi Demirel ile mühim konukları Roof'ta yedirip içirdikten sonra, önlerine katıp alt katlardan birine götürdüler.. Benimle birlikte onbeş yirmi kişi Roof'ta kaldık..

Zülfü (Ülker Livaneli'nin kocası), İlhan Kesici, Vivet Kanetti, Güngör Mengi, Güngör Uras, iyilerinden iki Devlet Bakanı, bir ara rejimde göreve çağrılmayı bekleyen üç potansiyel başbakan adayı, bir de ressam Ömer Uluç..

Ben de o sırada Roof'u inceliyorum..

Üç tane dev boyutta tablo var.. Biri Bedri Baykam'ın.. Bedri her zamanki gibi eline geçirdiği okunmuş gazeteleri bir panoya yapıştırıp üzerine renkli boyalar dökmüş.. Badana fırçası ile renklerini bir iyice bulandırmış.. Olmuş size sanat eseri..

Diğer dev resim daha bir anlaşılır.. Ressam, koyu renk zemine renkli dalgalar yapmış.. Çok boyutlu bir sanat eseri olmuş.. Artık ne manaya çekersen çek..

İsterseniz "Nadasa bırakılmış tarla" deyin.. İsterseniz "Sümerbank pazeni", isterseniz "Zeki Müren'in donunun deseni.." deyin.. İnsafınıza kalmış..

Benim asıl dikkatimi barın tam arkasında duran tablo çekti.. Gidip önüne dikildim..

2.5 metreye 2.5 metre.. Koca bir duvar halısı gibi.. Zemin kahverengi.. Tam orta yerinde üç yuvarlak hörgücü olan bir bulut var.. Üç ayrı köşede ise karikatürlerdeki "konuşma balonu" gibi birer şekil..

Dördüncü köşe boş.. Herhalde teslimat günü geldiğinde ressam o köşeyi işlemeye vakit bulamayıp tabloyu böylece teslim etti, diye düşünüyordum ki biri kolumu dürttü:

- Nasıl ama, diye sordu..

Tablo muhabbeti..

Döndüm baktım.. Ressam Ömer Uluç.. O anda jeton düştü.. Resmin sahibi bizim Ömer.. Bu durumlarda söylenecek laflarım vardı.. Çetin Altan, yemekli bir sohbet sırasında bana öğretmişti.. Anlaması zor bir resmin önüne dikildiğinde öyle öküz gibi bakmayacaksın..

Hele yanında da birileri varsa, boş gözlerle bakmak hiç olmaz.. Onların da aynen senin gibi boş boş baktığını önceden bilip, biraz yüksek sesle mırıldanacaksın..

- Duygular çok yoğun.. diyeceksin mesela..

Bunu söyledikten sonra beş on saniye daha bakıp "Hatların keskinliği ile ressamın bilinçaltında yatanlar çok güzel kesişmiş.." diye konuşacaksın ki sergiye bedava içki içmeye geldiğinden şüphelenmesinler..

Bu laflar aklıma gelmediğinden Ömer'e "Baba, çok güzel yapmışsın yahu.." dedim.. "Hele şu ortadaki bulut.." diye devam edecek oldum Ömer lafımı kesti:

- O bulut değil.. Dans eden kadın..

Hoppala Hasan dayı, edep yerim seyirdi!

Demek böyle kadınlar da var.. Bulut gibi.. Bozuntuya vermedim.. "Hakkat yahu!" dedim.. "Bak şimdi dikkatli bakınca daha bir anlaşılıyor.."

Galiba olayı anlamadığımı Ömer de fark etti.. Bulut gibi gördüğüm şekli açıkladı:

- Şu çıkıntı başı, ikinci çıkıntı ise göğsü.. Üçüncü çıkıntı da karnına doğru çektiği bacakları..

- Eveeeet!

Peki kadın neden sırtüstü dans ediyor, diye soracağım.. Ömer'in gözünde notumuz iyice kırılacak..

Hem "Bir bildiği vardır" diye düşündüm. Belki kadın dans edeceğim diye tepinip tepinip yoruldu, yere düştü.. Müzik devam ettiğinden dansı kesmek de olmaz.. Konu komşu ayıplar.. O yüzden yattığı yerde debelenip, dansı sürdürmeye çalışıyor.. O yüzden hali bulut gibi görüküyor..

- Valla nakış gibi işlemişsin.. Peki şu köşelerdeki ne?

Karikatür balonu gibi duran yuvarlakları gösteriyorum..

- Haaa! Onlar mı? Çapkın kuşlar..

İçimden "Eee! Böyle karının böyle zamparası olur.." diye geçirdim ama karakterim zayıf olduğundan ne düşündüğümü söyleyemeyip "Valla süper.. Döktürmüşsün be usta, eline sağlık.." dedim..

Sonra bizimkilerin oturduğu masaya birlikte döndük..

Masadakilere "Ömer abimin resmini gördünüz mü?" deyip, barın arkasını işaret ettim..

Topu onlara öyle bir attım ki "görmedik" diyemediler.. Ve onları oracıkta kaderleri ile baş başa bıraktım..

469 defa görüntülendi.