Teslim Abdal diyor ki..

Alemi taneder yanına varsanSeni yanıltır bir mesel sorsanBir cim bile çıkmaz karnını yarsanCamiye gelir de erkan beğenmez..

Bu Türkçe çok lastikli bir lisan.. Olur olmaz yerde lügat paralamaya hiç gelmiyor.. Hele düşünmeden konuşmayı hiç affetmiyor..

Üstelik ahalimizin günlük hayatta kullandığı kelime sayısı dört yüzü geçmediğinden, uluorta söylenen bir lafın hedefi bulması daha da zor.. En anlaşılır sandığınız lafı bile anlamamak için direnenler çıkar..

Tansu Hanım başbakan vekilliğini kaptırmadan önce kalkıp "Mesut Yılmaz ile aynı çete altında olamayız.." diye bir laf etti.. Ahalinin kısm-ı umumisi "Haaaa! Demek bunların kurduğu bir çete varmış.." diye mânâlı mânâlı başını salladı..

Partisinin ihtiyar heyeti "Yahu, kadının dili sürçtü işte.. Çatı demek istiyordu.." diye yanlışı düzeltmek istedilerse de vatan evlatlarına laf anlatamadılar..

***

Eğer sorumlu bir mevkideysen ve derdini anlatamıyorsan hiç konuşmayacaksın.. Diyelim ki sana bir mesele sordular.. İlle cevap vermek zorunda değilsin.. Gözlerini ufukta bir noktaya dikip "Bu konu üzerinde düşünüyoruz.." demek çok daha etkilidir..

Vatandaş o zaman "Adam düşünüyor işte.. Boş boş bakmasından belli.. Aklına bir şey gelince söyler.." diye düşünecektir. Ama acele edip de lafın göbeğine atlarsan, yandın.. Dilinden her an bir kaza çıkabilir..

FATİN RÜŞTÜ..

Üstelik bu iş hakkında kanun yaparken de çok titizlenmişiz.. Ağızdan çıkan aykırı bir lafa en ağır cezaları dayayıveriyoruz.. Kanunun eline düştüğün zaman "Dilim sürçtü, boş bulundum, öyle demek istemedim.." gibi itirazların hiç faydası olmuyor..

Benim mesleğe yeni başladığım yıllarda sayfalar bugünkü gibi elektronik olarak değil, çelik kalıplar içinde kurşun hurufat ve yazı satırlarıyla hazırlanırdı..

"Hurufat" kurşundan yapılmış harfler için kullandığımız teknik bir isim..

Her harf ayrı ayrı döküldüğünden; başlık atılması icap ettiğinde mürettipler kumpas denilen ölçülü cetveli ellerine alır, o harfleri yan yana dizerlerdi..

Sayfaların kalıbı preslenerek alındığından hurufatların çoğu zamanla ezilirdi.. Özellikle noktalı ve çengelli harflerin, nokta ve çengelleri en önce ezilirdi..

"Düdük" yazılacağı zaman bu harflerin noktaları "matris" dediğimiz kalıbın üzerinde ayrıca konulurdu.. Unutulduğu zaman başlık faciası yaşanırdı..

Nitekim ULUS gazetesinin yıllanmış mürettiplerinden "Parmaksız Yaşar"ın başına geldi böyle bir şey..

"Fatin Rüştü İstanbul'da.." diye bir başlık dizmiş.. Fakat sadece noktalar değil, (R) harfinin kuyruğu da ezildiğinden başlık gazetede "Fatin Puştu İstanbul'da.." diye çıkmış..

Fatin Rüştü Zorlu dönemin Dışişleri Bakanı.. Ayrıca Başbakan Menderes'in akrabası.. "Aman efendim, yaman efendim.." deyip Parmaksız Yaşar'ı elinden zor kurtarmışlar..

***

Ama "Akacak kan damarda durmaz.." derler ya.. İkinci bir felaketten kurtulamamış.. ULUS'ta sürmanşet olarak atılan "İnönü'nün ikinci konuşması" başlığı yine hurufat azizliğine uğramış..

"İkinci" sözcüğünün başındaki (İ) harfi ezik olduğundan baskıda çıkmayıp; başlığı "İnönü'nün kinci konuşması"na çevirivermiş..

Fatin Rüştü kadar anlayışlı çıkmayan İnönü de Parmaksız Yaşar'ı dava etmiş.. Garibim durduk yerde bir yıl hapis yattıydı..

Allah'tan bizde yönetenler de yönetilenler de nasıl konuştuklarının farkında değil.. O yüzden ne söyleseler kendi kulaklarına hoş geliyor..

Ama ülkeye gelip de Türkçe öğrenmek durumunda kalan yabancıların durumu aynı değil.. Onlar Türkçe'nin ne kadar lastikli, ne kadar çetrefilli olduğunu biliyorlar..

BAYAN MONİK..

ANAP Milletvikili Bülent Akarcalı'nın Belçika asıllı eşi Monik Hanım şimdilerde Türkçe'ye dört dörtlük hakim.. Lakin ilk başlarda hem çok sıkıntı çekmiş hem de politikacı eşini zaman zaman zor durumda bırakan gaflar yapmış..

Karı koca önemli bir partilinin cenazesine gitmişler.. Cenaze öncesi merhumun yakınlarına taziyede bulunmak istemişler.. Bülent Bey'in hemen bir adım gerisinden gelen Bayan Monik, merhumun acılı eşine elini uzatmış;

- Allah kavuştursun, demiş..

Aslında niyeti "Başınız sağolsun.." demek ama bellediği "Geçmiş olsun, başın sağolsun, hayırlı olsun.." gibi kalıplar kadıncağızın zihninde birbirine karışınca, hiç hesapta olmayan bir temenni çıkmış ortaya..

Monik Hanım'ın vukuatları bu kadar değil.. Bir iki ahbabı ve Belçika Büyükelçisi'nin eşiyle birlikte öğle yemeği için Ankara'nın şık bir restoranına gitmişler.. Masada ekmek bitmiş.. Türkçe'sine daha çok güvenen biraz da pratik yapmak isteyen Monik Hanım bir el işareti ile arkadaşlarını durdurup "Ben isterim.." diye atılmış..

İşaret edip yanına çağırdığı garsona siparişi vermiş:

- Bir erkek istiyorum, sert olsun!

Türkçe öğrenmeye çalışan yabancıların en fazla karıştırdığı iki sözcük bunlar.. Ekmek ile erkek.. "Sert" sözcüğünü ise "kızarmış.." lafı aklına gelmediğinden kendisi yakıştırmış..

Gerçi Monik Hanım'ın Türkçe'si kıt ama garsonun idraki daha kıt olduğundan ekmek getirmediği gibi yemek boyunca masanın etrafında süzülerek dolanıp durmuş..

Monik Hanım son icraatını da bir kırtasiyecide yapmış.. Zımpara kağıdı alacak.. Dükkanın orta yerine dikilip "Bir zampara istiyorum.." deyivermiş.. Bu son eylem bardağı taşırmış tabii..

Bülent Bey'in olayı öğrenir öğrenmez ilk işi eşine sıkı bir Türkçe hocası tutmak olmuş ve Monik Hanım'ın ikinci bir emre kadar umuma açık yerlerde Türkçe konuşması yasaklanmış..

Bizimkiler için böyle bir yasak koyan da yok!

***

Kıssadan hisse: Her yiğidin bir dayak yiyişi vardır..

552 defa görüntülendi.