Medya leşkerlerine selam ederim..

Sizler benim bu köşeye çakılı "neşeli bıdık" tasvirime bakıp bakıp, günün 24 saatini hipomanik bir coşku ile geçirdiğimi sanmayın..

Aslında ben böyle yaşamaya meyyalim.. Lakin şartlar günün her saniyesinde gülmem için bir sebep yaratmıyor.. Hele bizim "Medya Şefleri"nin Cağaloğlu yokuşunda gerçekleştirdikleri "Laikliği teşvik yürüyüşü"nü yazdıktan sonra hayatım daha da zorlaştı..

Herkesin suratı bana karşı bir karış.. Hasan Cemal bina içinde nereye gitsem beni uzaktan izliyor.. Bir yerde kıstırsa "Tank Sesiyle Uyanmak" kitabını kafama vurup işimi bitirecek..

Yanımda Kemal olmadan bir yerden bir yere gidemiyorum.. Hesapta Kemal bir saldırı olursa beni koruyacak.. Hırsızın çaldığı silahı geri alıp beline taktı ya! Kendine güveni yeniden geldi..

Bu haliyle beni de korkutuyor.. Gönüllü korumalığımı niye üstlendiğini de tam anlamış değilim.. Çünkü diğerleri kadar Kemal de bana gıcık.. Evini soyan hırsızla gizliden işbirliği yaptığımı düşünüyor..

***

Üstelik ben yürüyüşü olabildiğince tarafsız yazmıştım.. Yönetim katlarında neden bu kadar infial yarattı, anlayamadım..

Belki de korumalarından bir cümlede söz ettiğim için kızdılar.. Aslına bakarsanız o konuyu "çok efendi bir üslupla" dillendirmeden geçtim.. Bunlar yokuşun başına gelip de, kendilerini vilayete doğru boşa aldıkları zaman oraların halini görecektiniz..

Vilayet binası üç kat polisle çevrilmişti.. Polis dediysem, beyaz muşambalı beysbol şapkası takan mülayim polislerden söz etmiyorum.. Kafaları kasklı, elleri kalkanlı, her biri adam azmanı polislerden söz ediyorum..

Yan yana gelip de saf tuttuklarında Roma'nın lejyon alayları gibi heybetli duruyorlar..

Oktay Bey'e dikkat..

Gazete esnafından kimi arkadaşlar, oturup alınan bu tedbirleri eleştirdiler.. "Kardeşim, kırk elli gazete yöneticisine karşı bu kadar tedbir alınmasına ne gerek vardı? Vilayeti mi basacaklardı?" diye konuştular..

Ben yine edepli edepli sustum.. Bunların arkasında gezen koruma polislerinin, vilayet binasını çembere alan çevik tim elemanlarından iki kat fazla olduğunu yazmadım..

Bunlar, kendi korumalarını doğru dürüst örgütleseler Refah'ı devirmek için gensoruya filan gerek kalmazdı.. İhtilali kendileri rahatça yapabilirlerdi..

Dikkat ettinizse, yürüyüş kolu içinde Hürriyet'in başyazarı Oktay Ekşi de vardı..

Oktay Ağabey ufak tefektir, uzaktan bakıldığında yaş haddinden emekliye ayrılmış merkez valisi gibi durur.. Ama onu yakından tanıyanlar mükemmel tabanca kullandığını bilirler..

Bir röportajında okumuştum.. Yumurtayı 25 metreden tabanca ile vurabiliyormuş.. (Meraklısına not: Yumurta rafadan olursa bu mesafe otuz metreye kadar çıkıyor..)

***

Pos bıyıklarına adam assanız "bana mı" demez.. Bıyıkların ucu, televizyon anteni gibi yukarı kıvrık durduğundan ayrıca endamına heybet verir.. Yüzüne kolay kolay bakılamaz, bu da fikir yazılarında kendisine avantaj sağlar..

Mesela yazısında bir gün "Ahmet iyidir" der, ertesi gün "Ahmet dümbükmüş.." der.. Konuyu kafasına göre ahmetler.. Bu heybeti sayesinde bir Allah'ın kulu da çıkıp "Hani iyiydi.." diye yüzüne karşı konuşamaz.

Zaten yürüyüş kolu içinde görülür görülmez, emniyet mensupları teyakkuza geçirilmiş.. Emniyet Müdür "Amanın, siz diğerlerini bırakın.. Oktay Bey'e dikkat edin.. Maazallah elini bir arka cebine atarsa, kan gövdeyi götürür.." demiş..

Bu konuyu da es geçmiştik yazıda..

Kamuoyu oluşturma..

Yürüyüşün daha teknik eleştirisini de yapmadım.. Benim bildiğim bir gösteri yürüyüşü "haklı bir davayı kamuoyuna duyurmak için" yapılır..

Diyelim ki öğretmenler maaşlarından memnun değil.. Yürüyüş yaparlar.. Yürüyüşün basında yer almasını, böylece iktidarın seslerini duymasını amaçlarlar..

Eeee? Zaten radyosu, televizyonu, gazetesi, dergisi bunların elinin altında değil mi? Yürüyeceğine otur, kendi kamuoyunu kendin yap..

Ben bunların kartelciliğinden de şüphe etmeye başladım.. Demek ki bunlar hakiki kartel olmadıkları halde kendilerine kartel süsü veriyorlar..

Üstelik, ellerinin altında bulunan onca yayına güvenemiyor.. Ya da yanlarında çalıştırdıkları genel müdürler, yazarlar bunlara asi oluyor.. Laf dinlemiyorlar..

Haydi televizyonları anlarım.. Her onbeş saniyede bir "Biraz sonra.. Az sonraaaa.." diye bağıra çağıra anons giriyorlar.. Tansu Hanım istifa etse, anonslar yüzünden vatandaşın haberi olmayacak..

Duyan da "Acaba yanlış mı anladım.." deyip ertesi günün gazetesine sarılacak..

Televizyonların bu durumu; medya yürüyüşünü bir nebze haklı gösterebilir lakin gazeteler ne güne duruyordu? Belli ki yazılı basının da fazla bir etkisi kalmamış..

***

Bizimkilerin yazdıklarıma bozulmasına kendimi yavaş yavaş alıştırıyordum, Hürriyet yönetiminin de bana bozuk olduğunu ATV 2000 binamızın açılışında fark ettim..

Aydın Doğan, Dinç Bilgin ve ben bir köşede yazılı basının "Yürüyüş sonrası durumunu" konuşuyorduk.. Aydın Bey bana "Allah aşkına bir fırsat bulursan bizim plazaya da uğra.. Şu benim gazetelere de bir el at.." diyordu ki, o sırada önüme tokalaşmak üzere bir el uzandı.. Elin sahibi;

- Merhaba! Ben Ertuğrul Gazi, dedi..

Baktım Ertuğrul Özkök.. Sesinin tonundan ve bakışlarından bana kızgın olduğunu anladım.. Havayı dağıtmak için anlamsız anlamsız sırıttım..

Bu millete objektiflik yaramıyor arkadaş.. O yüzden ATV 2000 binasının açılışını yarından başlayıp subjektif subjektif anlatacağım..

442 defa görüntülendi.