İyi bir hükümet nasıl olmalı?

Birkaç gündür Ankara'nın taşına, düşen hükümetin gözünün yaşına bakıyorum..

Şimdilerde Antalya denilen Teke Sancağı'ndaki encamımızı; "uzaklar" teknesini nasıl karşıladığımızı; dönüşte havaalanına giderken nasıl bir kızılderili saldırısına uğradığımızı filan sonra anlatacağım..

Çünkü Ankara'daki hükümet işi birden aciliyet kazandı..

Adettendir.. Gazeteler her zaman bunu yapar.. Bir hükümet devrilip de başımıza yenisi dikildiğinde; gazete yönetimleri ne kadar "aklı eren" yazar çizer varsa Ankara'ya gönderir.. Bazen yanlarına bir de karikatürist katar..

Bunlar ilk temasları yapıp "hükümetin nabzını" tutmaya çalışırlar.. Oturup "Yeni hükümet şöyle, yeni bakanlar böyle.." diye yazılar yazarlar..

Bu tür yazıların kalorisi düşüktür ve "okuyanlara" bir faydası yoktur.. Ancak "yan etkileri" çoktur.. Yeni hükümet yanlılarını neşelendirir, düşen hükümet taraftarlarında ise gaz yapar..

***

Zafer Mutlu bana "Ankara'ya gidiyorsun.." dediğinde itiraz edecek halim kalmamıştı.. Antalya'nın korkunç sıcağından kurtulmak için Beytülşebbab'a gönderse razıydım..

Gerçi Antalya güzel bir şehir.. Belediye Başkanı Hasan Subaşı da çok iyi çalışmış ama belediye olarak sıcağı düşürecek bir çare bulamamışlar.. İki gün daha kalsam bütün fikirlerim buharlaşacaktı..

O yüzden Zafer Mutlu yeni görevimi tebliğ ederken hiç itiraz etmedim.. Sadece "Benimle beraber kimler geliyor?" diye sordum..

Ankara'da Fatih Çekirge varmış.. Ankara'da oturan yazarlar varmış.. Benimle birlikte Hasan Cemal yeterli olacakmış.. Ayrıca kendisi de yanımızda bulunacakmış..

Yeni görev yerim...

"Hasan Cemal" adını duyar duymaz içimden "Eyvah.." çektim ama Zafer Mutlu fikir değiştirip "İstemiyorsan sen Antalya'da kal.." filan der diye hiç belli etmedim..

Şimdi ben bu Hasan Cemal'e karşı değilim.. Çok da severim.. Ancak onunla beraber resmi ziyaretlerde bulunmak, heyet-i umumiye için bir felakettir..

Çok ağır konuşan bir geveze olduğu için sorularını sormaya başladığı andan itibaren zaman aleyhinize işlemeye başlar.. Düşük devirde çalışan plaktan çıkan bir ses tonuyla sorusunu sorar..

Sorunun muhatabını da odada bulunanları da bayar.. Hasan Cemal'in sorusu bittiğinde herkes biraz daha yaşlanmış olur.. Böyle bir konuşma temposu var adamın..

Küçük bir direniş örneği vereyim, dedim.. "Ben biliyorsunuz siyasetten pek anlamam.. Benim yerime şöyle kalemi kuvvetli, vurduğu yerden ses getiren bir yazar arkadaşımız gelse belki daha çok yarar sağlardı.." gibisinden laflar ettim..

Zafer Mutlu "Sen de alış bu işlere.. Önemlidir.." diyerek kestirip atarken moral vermek için de "Hem Ankara'da herkes seni merak ediyor.. Komutanlardan bakanlara kadar, kimle konuşsam seni soruyorlar.." dedi..

***

Aldı mı beni bir kuşku!

Bugüne kadar Ankara'dakilerin lehine tek bir satır yazmamışım.. İstanbul'da oturup önüme gelenle kafa bulmuşum.. Ankara'nın askeri, siyasetçisi beni niye merak etsin?

Belli ki hükümete "Alın size Selahattin Duman'ı getirdik.. Eti sizin kemiği bizim.." diyecekler, karşılığında da "basın yasasında değişiklik.." filan isteyecekler..

Bunlar aklıma gelince kendimi "Kahraman Katır Reşo" gibi hissettim..

Hani PKK ile savaşta üstün hizmetleri görüldüğünden kendisine madalya takılan Reşo adlı katır vardı ya! Mayınlı arazilerde en önde yürür, hiç mayına basmadığından asker de ardından emniyet içinde seyirtirdi..

İşte bunlar da beni gazetenin "Kahraman Katır Reşo"su yaptılar.. SABAH heyeti nereye gidecekse önden beni yolluyorlar..

Futbol pazarı

Ankara'ya gelişimiz Futbol Federasyonu seçimine denk geldi.. Sheraton Oteline indiğimde lobiyi ana baba günü buldum..

Sheraton'u hiç böyle görmemiştim.. Koca lobide oturacak tek boş koltuk yok.. Her oturma grubu ana baba günü.. İki kişilik koltuklar bile minibüslerin en arka sırası gibi dörtlenmiş..

Herkesin elinde bir cep telefonu.. Birileri ile konuşuyorlar.. Aslında bütün delegeler orada mevcut bulunduğundan konuştukları insanlar da salonun içinde.. O köşeden bu köşeye telefon irtibatı..

Meğer müthiş pazarlıkla dönüyormuş.. Aleni olarak filancanın yanına gidip "Al şu parayı, oyunu bana ver.." denilemediğinden, bu işi cep telefonu ile halletmeye çalışıyorlar..

Ben bugüne kadar siyasi parti kongrelerinde bile böyle bir tempo görmedim.. Kimin kimi tuttuğunu anlamanız imkansız.. Birkaç gazeteci arkadaşla karşılaştım.. Hoşbeş ederken, aşina olduğum biri geçti yanımızdan.. Çocuklara "Bu kimi destekliyor?" diye sordum..

- Saat olarak mı soruyorsun, dediler.. Şaşırdım.. Çünkü merak ettiğim zat saat başı "aldığı duyuma göre" fikir değiştiriyormuş.. Böyle bir trafik yani..

O kulis ortamında iktidar kanadından tanıdığım bir milletvekili arkadaşa rastladım.. Bakanlık bekleyenler arasında adı geçiyordu..

- Yahu, dedim.. Senin bakan olmanı bekliyorduk..

- Sorma, dedi.. Benimle birlikte bir arkadaşın adı geçmiş.. Sayın genel başkan onu tercih etmiş..

Sonra ekledi.. "O arkadaşı çok eskiden, lise yıllarından tanırım.. Birlikte yatılı okuduk.. Sık sık güreşirdik, hep ben yenerdim.."

Anlaşılan genel başkanı güreşte alınan galibiyetlere itibar etmeyip, yenileni bakan yapmış.. Bizimki o yüzden biraz buruk..

Odama çıktığım zaman ilk notu düştüm defterime: "Bakan adayları aralarında güreştirilmeli.. Kazanan bakan olmalı.. İşin hakçası bu.."

YARIN: Sayın Ecevit'i ziyaret ediyoruz..

519 defa görüntülendi.