|
Her çıkışın bir inişi vardır..
Sabahın köründe "zıııırrrr" bir telefon.. Kendi kendime kalsam kalkıp bakmayacağım.. Yeğenim Beran "Dayı seni istiyorlar.." diye yatağın tepesine dikildiğinden, kalktım.. Böyle uyku sersemi telefonun başına dikildiğimde "Alooo" sesini çıkarmakta biraz zorlanıyorum.. Aslında "alo" demeye niyetleniyorum ama ağzımdan "Boooğğğ" gibi bir nida çıkıyor.. Çayır dönüşü mandıranın kapısını kapalı bulduğu için sinirlenen süt inekleri gibi bir iki "Boooğğ" çektikten sonra arayanın sekreterim Yeşim olduğunu algılayabildim.. - Selahattin Bey, saat 11.00'de uçuşunuz vardı.. Saat 10.00'u geçiyor, dedi.. Ne uçuşu? Kim uçuyor? Ben kimim? Astronot muyum? Allahtan Yeşim sabırlı kızdır ve sabahları idrak pekliği çektiğimi bilir. Bu yüzden aynı konuyu tam dört kere arka arkaya anlattı.. Her anlatışında zihnim biraz daha açıldı ve sonuncu tekrardan sonra tamamen konuyu kavramış oldum.. Pazartesi sabahı Swissair'in 50 yıl önce Atlantik'i geçen C-4 tipi uçağı ile İstanbul üzerinde dolaşacaktık.. Geziyi organize eden Nilgün Hanım'a katılma sözü vermiştim.. Mecburen kalkıp duşa girdik, makyajımızı tazeledik.. Yeşim'e "Telefon et de beni beklesinler.." mesajını da verip yollara düştük.. 11.20'de alana vasıl oldum.. Tarihi bir uçak.. Alandaki işlemleri çabucak bitirip bizi uçuş için 2 numaralı kapıya yolladılar.. Birçok eski dost, gazeteci arkadaş, gülüşe konuşa uçağa binmeye hazırlanıyoruz.. THY'nin Genel Müdürü Atilla Çelebi de aramızda.. Atilla Kaptan'ı çok şişmanlamış buldum.. Zaten 1.90'a yakın boyu vardı.. Aldığı kilolarla adam azmanı gibi olmuş.. Neden bu kadar kilo aldığını merak ettim.. Meğer Atilla Kaptan'ın genel müdürlükten başka bir de THY Yönetim Kurulu Başkanlığı görevi varmış.. Bu yüzden iki kişilik bir gövde ile geziyor. Uçağın yanına geldiğimizde yüreğime bir korku düştü.. Uçak uzaktan uçağa benziyor ama boyası olmadığından tenekeden yapılma gibi duruyor. Boyayı bırakın, macunu bile yok.. TEM yolunda kaza geçirdikten sonra sanayi çarşısına düşmüş yerli oto görünümünde.. Dört pervaneli motoru var.. Motorların gövdesinden dışarı çıkmış birer boru gördük.. Soba borusu kalınlığındaydı.. Uçaklara çok binmişliğimiz var ya! Uçağın sobayla ısıtıldığını iddia ettim.. Ardından durduk yerde "İçimde kötü bir his var.." diye yüksek sesle homurdandım.. *** Hay bu lafı etmez olaydım.. Millet zaten uçağa gönülsüz biniyor, bu lafımı duyanların keyfi iyice kaçtı.. 50 yıl önce Atlantik'i geçen tarihi uçağın kapısından içeri girdik.. Bizi üç hostes karşıladı.. İkisi gençti.. Üçüncüsünün yaşını tam kestiremedim ama fiziğine bakıldığında "50 yıl önceki uçuşta da görev almış" olduğunu düşündürüyor insana.. Uçuş kartlarımızda herkesin oturacağı yerin numarası vardı.. Benimki 7 A idi ve tam kanatın üzerine geliyordu.. Tekerlek üstü yani.. Giderken çok sarsar deyip, kafama göre arkalardan bir yer beğendim.. Böylece Swissair yöneticilerinin İsviçre titizliği ile hazırladığı organizasyonun içine etmiş oldum.. Çünkü benim yanıma THY'dan Faik Akın ile Ali Kırgız gelip oturdular.. Swissair'den Lalin Hanım ile Delta Air'den Ayşe Hanımlar da oturacakları yeri bize göre ayarladıklarından çarşı karıştı.. Kimse yerini bulamadı.. Numaralı yer olayı da bir daha dikiş tutmadı.. Sigara yasağı.. Uçakta; birçok havayollarında olduğu gibi sigara içmek yasak, eroin iğnesi vurmak serbestti. Sigara içeceğim filan yoktu ama sırf uçuşu erken saate aldıkları için cebimden ikide bir sigara paketini çıkartıyordum.. Böylece evsahibi olarak çevremizde dolanıp, nezaket göstermeye çalışan Swissair yöneticilerini huzursuz ederek intikamımı aldım.. Uçağın motorları tek tek çalıştı.. Motorlar uğuldadıkça uçağın içindeki herşey titremeye başladı.. Mübarekler bir de ses çıkarıyor ki sormayın.. Sanki kanatlara uçak motoru değil de pancar motoru takmışlar.. Kıvamına gelen C-4 pistte yavaş yavaş hareketlendi.. Uçak gidiyor ama kalkacağına kimse ihtimal vermiyor.. Çünkü bir türlü hız almıyor.. Çıkar E-5 yoluna, bu hızla bir tane minibüsü geçemez.. Uçak iki üç kere havalanma hamlesi yaptı, sonunda burnunu dikebildi.. Onbeş yirmi saniye geçti.. Pencereden baktığımda hala dört beş metre yükseklikte olduğumuzu gördüm.. Yönümüz Ataköy'e doğru.. Pilot gayret etmese ya benim oturduğum ya da Nebil'in oturduğu apartmana dalacağız.. İçimden hangi akla hizmeten bu uçuşa katıldığımı sorguluyorum.. Özümü tatmin edecek bir mazeret bulamadığımdan çok ağır laflar edip, kendimi fena halde kırdım.. 45 dakika İstanbul'u havadan seyrettik.. Portakal suyu ve şarap ikramları vardı.. Üç küçük kanepe hazırlamışlar.. Dikkatle inceledim.. Lokmalardan birinin üzerine küçük bir karides koymuşlar.. Çengelköy hıyarını dilim dilim kesip, meydana gelen tekerlerin birer kenarını kesip, kuş kanadı gibi dizmişler.. Altına bir maydanoz yaprağı yerleştirmişler.. Tablo gibi duruyordu.. Tek bir lokma için gösterilen bu özen beni duygulandırdı.. Yanımda oturan Faik Akın'a "Bak şu inceliğe.." diyecektim ki, kanepeyi ağzına atıp, çiğnemeden yutması bir oldu.. Aslında Faik zarif çocuktur.. Acele edip kanepeyi yutmasaydı o da benim gibi duygulanırdı.. Uçak sağ salim alana indi.. Misafir yolcuların yüzünde hayatta kalmanın mutluluğu okunuyordu.. Uçağın kapısından çıkarken içimize bahar havasını derin derin çektik.. Elimize ne geçti bilmiyorum.. 466 defa görüntülendi. |