|
Hayatım mücadeleler ile geçip gidiyor..
Boş zamanlarımı değerlendirmek için düşünüp dururken, bir özelliğimi daha keşfettim.. İnandığım şeylerden kolay kolay taviz vermiyorum.. Fikirlerim kafamda oklava gibi dik durur. Karekterim teflon tava gibi yağ tutmaz.. Okurlarımla ilişkilerimde de bu böyle.. Okurun iltifatı beni memnun eder ama etkilemez.. Bu yüzden okurlarla diyaloğum genellikle şu ölçüler içinde gelişir: - Selahattin Bey, yazılarınıza bayılıyoruz.. - Tansiyonunuzu ölçtürün.. - Sahi bu lafları nereden buluyorsunuz? - Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca lügatı ile Türk Dil Kurumu sözlüğünden.. - Sizi çok seviyoruz.. - Daha çok sevmeye gayret edin.. - Arkadaşlarımız sizi görmek, tanımak istiyor.. Davet etsek.. Bir konuşma yapar mısınız? - Beni görmek demek behermahal yüzümü görmek değildir.. Yazılarımı okuyup, kitabımdan bol bol alıyorsanız kafidir.. *** O yazar arkadaşın adını zikretmeyeceğim.. Çünkü yazılarımdan isim vermek, sözü edilen yazarın şöhretine gereksiz katkıda bulunmamıza yol açıyor.. Aynı zamanda diğer yazar arkadaşların "Beni ne zaman yazacak.." şeklinde bir beklenti içine girmesine sebep oluyor.. Şu kadarını söyleyeyim.. Kalemi keskin bir yazardır.. Benden önce şöhret olmuştur.. Bilgili, sezgili, zeyrek, dürüst, doğru bildiğinden asla şaşmayan bir yazar arkadaşımızdır.. Bu özelliklerine her zaman saygı duymuşumdur.. Sadece karekteri biraz zayıftır.. Bir alacak meselesi... Bana on milyon lira kadar borcu var.. Tavladan birikmiş.. Borcunu ödememe konusunda prensip sahibi bir insan olduğundan bir türlü eli cebine gitmiyor.. Geçen gün Zafer Mutlu'nun odasında borcunu bir kez daha hatırlattım.. Sağ elinin parmaklarını da kullanarak bana çok çirkin bir işaret yapıp odadan çıktı.. Ben de peşine takıldım.. Yazar odalarının bulunduğu bölümde; o önden, ben arkadan yürüyoruz.. Aramızda on metre kadar mesafe var.. Bulunduğumuz katta her dört yazar odasından oluşan oturma guruplarının önünde sekreter masaları bulunur.. Sekreter arkadaşlar orada görev yaparlar.. Arkadan yetişip üzerine atlasam, o arkadaşların önünde yakışık almayacak.. O da bunu bildiğinden hızlı hızlı yürüyüp kendisini odasına atmaya bakıyor.. Ben de vites değiştirip hızlandım.. Gazetenin iki saygın yazarı; sessiz sinema filmlerinin artisleri gibi kesik kesik hareketlerle yürüyoruz.. Millet de bize tuhaf tuhaf bakıyor.. Arkasından; - Hooop, buraya bak.. Alooo.. Bak hiç duyuyor mu? diye söyleniyorum ama nafile.. Bizimkinin hızını arttırmaktan öte bir işe yaramıyor.. *** Odasına üç dört metre kalınca birden koşup, kendisini içeri attı.. Ben de ardından seyirttim ama yetişemedim.. Kapıyı içerden kilitledi.. Kapıya vurup "Aç şu kapıyı.." diye bağırdım ama hiç karşılık vermedi.. Ben kapının önünde dellendikçe, o bölümdeki sekreter kızlar da tuhaf tuhaf bakıyorlar.. Halimizin sosyal mevki ve itibarımıza uymayacağını kestirdiğimden olaya fikir tartışması süsü vermek istedim: - Hükümet konusunda yanılıyorsun.. Tansu Hanım öyle bir kadın değildir.. Yanlış tanımışsın.. O laikliğin teminatıdır, diye bağırmaya başladım.. İçerdekinden "tık" yok.. - İç borçlanma konusunda da yanılıyorsun.. Hükümetimiz borçlanıyorsa paraları numune pavyonda yemiyor ya! Çık dışarıya da anlatayım, diye bağırıyorum.. Bağırdığımla kalıyorum.. Pusu da işe yaramadı.. Gerçekten prensip sahibi adammış.. Çıkmadı dışarı.. Sekreter kızlara "Siz işinize bakın.. Bana aldırmayın.." dedim.. Masaların arkasında bir yere geçip çömeldim.. Hani kontrol için kapıyı açıp dışarı bakarsa beni göremesin.. Dışarı çıktığında üzerine atlayayım.. Dikdörtken şeklindeki bankonun ucuna çömelmişim.. Benim hizama denk gelen sekreter kızcağız biraz tedirgin oldu.. Önündeki bilgisayara iki tıklatıp, bir bana bakıyor.. Her seferinde işaret parmağımı dudaklarıma götürüp, hastane ziyaretçilerini sükunete davet eden hemşire pozu veriyorum.. Valla yalan olmasın.. Eber gölünde ördek bekleyen avcılar gibi yarım saat kadar tünedim orada.. Bizim yazar odasından çıkmadı.. Sekreter arkadaşları daha fazla huzursuz etmek istemedim.. Ayrıca ATV'ye gelip gidenlerin yolu da o koridor üzerinden olduğundan, durumumuz biraz tuhaf kaçıyordu.. Gelip geçenlerin; yazı yazan sekreter kızın bacaklarının dibine çökmüş şöhretli bir yazarın ne yapmaya çalıştığını anlamakta zorluk çektikleri bakışlarından belli oluyordu.. Gerçi ben bu meraklı bakışlara, elimle kolumla işaretler yaparak karşılık veriyordum. "Burada ilan-ı aşk etmiyoruz kardeşim.. Bir yazarı avlamak üzere pusudayız.." demek istiyordum, lakin pandomim sanatında yazarlık kadar ileri olmadığımızdan derdimizi tam anlatamıyorduk.. Sonuç olarak elimizden kaçırdık.. Çünkü değil yarım saat, bir saat.. Bütün gün beklesem çıkacağı yoktu.. İşi inada bindirmiş.. Muhasarayı uzatsam, açlıktan ölmeyi göze alacak.. Zaten içerden spor servisindekilere telefon açıp "Selahattin Duman hala bekliyor mu?" diye soruyormuş.. Spor servisi de benim pusulandığım yerin karşısına denk geldiğinden, bizim ünlü yazara dakikası dakikasına rapor gidiyormuş.. Efendilik bende kaldı.. Paraya önem veren biri olmadığımdan kalkıp odama döndüm.. Sinirden midem eşkidi.. *** Medyanın iki ünlü yazarı olarak bir iş gününü böyle geçirdik.. Ben on milyon liralık alacağım için "haysiyet mücadelesi" yaparken memlekette çok önemli gelişmeler oluyormuş.. Hükümet karışmış.. Rejim tartışmaları kızışmış.. Haliyle hepsini kaçırdık.. 594 defa görüntülendi. |