Çok vatan hasreti çektik.. Çoook!

Hürriyet grubunun en manalı bakışlı yazarı, kıymetli arkadaşım Serdar Turgut anlatıyordu da inanmıyordum.. "Artık New York eskisinden çok farklı.. Asayiş diye bir sorunu yok.." diyordu..

Gerçekten de nüfusu 20 milyona yaklaşan koca kent çok değişmiş.. Eskiden hava karardıktan sonra sokağa çıkmak "mangal gibi" yürek isterdi.. Şimdi Avrupalı'sı, Japon'u, Hindistanlı'sı, Koço Pirolu'su (Şimdilik böyle bir devlet yok ama yakında kurulacak) sokaklarda rahatça gezinip, ellerindeki amatör kameraları çaldırma korkusu olmadan dolaşıyorlar..

Keramet belediye başkanındaymış..

Adam seçilir seçilmez suç odaklarının üzerine gitmiş, mafyayı sindirmiş, sokakları serserilerden temizlemiş.. New York'u korkulu bir şehir olmaktan çıkarmış..

O sebepten gece gündüz, bol bol dolaştık..

***

Dün anlattığım cıgara düşmanlığından dolayı Manhattan'da ne kadar iş merkezi varsa kapı önlerinde öbek öbek insanlar toplanmış, açık havada tütün keyfi yapıyorlar..

Kapalı mekanlarda içmek yasak ya! Koca Manhattan'ı bizim Medya Plaza'nın önüne döndürmüşler.

Sokaklarda bol miktarda zenci vardı.. Daha önce de yazdığım gibi hiç Kızılderili göremedim.. Kalmamış..

Bu konu açıldığında, Avrupalılar hemen beyazları suçlayıp "Koca bir ırkı yok etmekle" itham ediyorlar.. Araştırmacı gazeteci olarak benim New York'ta konuştuğum beyaz Amerikalılar ise aynı kanıda değil..

Bir kere Amerika aslında beyazların ana vatanıymış.. Kızılderililer'in hatası bu kıtaya beyazlardan önce yerleşmek olmuş..

Yine üstüme kaldı..

Değerli seyahat arkadaşlarım yapacaklarını yaptılar.. New York temaslarım boyunca Duygu Asena üzerimde kaldı..

Nasıl ediyor, nasıl beceriyorlar hiç anlamadım.. Diyelim ki büyük bir alışveriş merkezine girdik.. Aramızda sözleşip bir yer ve zaman belirliyoruz.. "Saat bilmem kaçta burada buluşalım.." diyoruz..

Sonra dağılıyoruz.. Sözleştiğimiz saatte buluşma yerine gittiğimde Duygu'dan başkasını bulamıyorum.. Böyle olunca üstüme kalıyor, günün kalan zamanında peşimde dolanıp duruyor..

Ben hayatım boyunca böyle bir kadın görmedim.. Ne söylense bir dakika sonra unutuyor.. Bütün yolları şaşırıyor.. Sözüm ona İngilizce biliyor ama birine adres sorduğumuzda adamın tarifini ben tercüme ediyorum..

Hele unutkanlığı bir facia.. Bunun yazdığı o meşhur kitaba neden "Kadının Adı Yok" ismini verdiğini de çözdüm.. Aslında sözünü ettiği kadının adı var.. Bu hatırlamıyor..

***

Feministlik davası güttüğünden eskiden beri kanlı hasmımdır ama bir yandan da acıyorum.. Kendi haline bıraksam otele dönemez.. Milliyetini anlatamaz.. New York sokaklarında "homeless"ler gibi (Evsizlere böyle diyorlar) başıboş dolanıp, acından ölür..

Hem yön duygusu yok hem de her yönü gezmeye meraklı.. Üzerime kaldığı için hiç gocunmuyor da! Sanki ben onun yanında askerlik yapıyorum.. "Beni Empire State Building'e çıkar" diye tutturdu..

Tersleniyorum.. Aksi aksi laflar ediyorum ki küsüp gitsin.. Hayır gitmiyor! Türkiye'deki erkek milletinden biri maazallah bir sürç-ü lisan etse, hemen oturup dergisindeki "ağzına biber sürülecekler" köşesinde teşhir eder..

Burada tam tersini oynuyor.. Dayak atsak "Erkektir, döver de sever de.." fikrine girmiş..

O alamet binaya çıkmak için bana inanılmaz duygu sömürüsü yaptı.. Çeyizini çaldırmış yetim kızlar gibi boynunu bir büktü, dayanamadım..

- Tamam lan gidelim, yalnız birine yolu sor, dedim..

Gerçi bina tersine duran inşaat çivisi gibi her yerden görünüyor ama nasıl gideceğimizi çıkartamıyoruz.. Hangi yöne gideceğimizi sormak lazım..

Adresi bulduk

Gitti, adres sormak için ne dediği zor anlaşılan bir zenci buldu.. Adam konuşurken Şişli'de parazit yapan otomobil radyosu gibi hırlayor. Bize "Beşinci Cadde'den sola dönün.. Dört blok yürüyün.. 36'ncı caddenin başında.." dedi..

Gerçi ben çeyrek İngilizcemle tarifi anladım ama yine de Duygu'ya ne dediğini sordum.. Lisan bilen o çünkü..

- Valla 56'ncı caddeden bahsetti ama.. Şeklinde bir cevap..

Yani güvenip aklına uysam bizi 36'ncı cadde yerine Meksika sınırına kadar yürütecek.. Yanarım yanarım da bu kadının aklına uyup kocalarına asi olan ev hanımlarına yanarım..

Neyse, uzun etmeyelim.. On dakikalık sıkı bir piyade yürüyüşü ile söz konusu binayı bulduk.. 87'nci katına çıkacağız.. Oradan New York'u tamaşa edeceğiz..

Girişin hemen altında bilet ofisi var.. Bir gittik ki ana baba günü.. Beş yüz metrelik bir kuyruk..

Sanki Ecevit, New York'a Belediye Başkanı seçilmiş, piyasadan mal çekilmiş.. Vatandaş tüpgaz, sana yağı, ampul kuyruğunda..

O güzelim bahar gününün yaklaşık bir saati kuyrukta geçti.. Tabii ettiğim hayır dualardan Duygu'nun kardeşi İnci, hatta yeğeni Berfin dahi sebeplendi..

Sıra nihayet bize geldi.. Tanesi dört dolardan iki bilet aldım.. Duygu tam gişenin önüne geldiğimizde karşıdaki duvarı merakla incelemeye başladığından, iki biletin de parasını ben ödedim..

Paranın üzerini cebime koyduğumda, bizimkinin duvarlar üzerindeki incelemesi bitti.. Tesadüf raslantısı bu kadar olur yani..

Sonunda Empire State Building'in tepesine çıktık.. Okan Bayülgen'in deyişi ile başımız göğe erdi..

Bu bina bir zamanlar dünyanın en yüksek binasıymış.. Sonra Şikago'da daha yükseği yapıldığından ikinciliğe düşmüş..

Bunları Duygu anlatıyor tabii.. Bana pek inandırıcı gelmedi.. Çünkü ben bu binanın bir benzerini Polatlı'da görmüştüm.. Hem Polatlı'dakinin altında şarküteri de vardı..

472 defa görüntülendi.