|
Bir taşla iki kuş..
Başka bir yemek yarışması olursa jüriye Mehmet Barlas ile Hıncal Uluç'u önereceğim.. Mehmet Bey, değirmen faresi gibi heybetli olduğundan o masaya yakışır.. Hıncal da inatçıdır.. "O yer de ben yiyemez miyim?" diye yumulur.. Gerisi Allah kerim.. Vakit tamam oldu.. Sofra-Sana Yemek Yarışması resmen başladı.. Görevli genç kızlar bizleri önce jüri odasına davet ettiler.. Orada aramızda konuşup, nasıl puan vereceğimizi filan belirleyeceğiz.. Burada aldığımız karara göre; finalistlerin infazına başlayacağız.. Tam da kendime demli bir çay söylemişim.. İçemedik.. Çay masada kaldı.. Mecburen jüri odasının yolunu tuttuk.. Jüri üyeleri yarışma kuralları konusunda bir mutabakat sağlamaya çalışıyorlar.. Benim aklım içemediğim çayda.. Kaş göz edip görevli garsonlardan birini yanıma çağırdım ve "Çok demli bir çay.." istedim.. Beş on dakika sonra çay geldi.. Daha içine şekerini atmadım, görevliler "Yarışma başlıyor.. Salona buyurun.." çağrısını yaptılar.. Benim çay yine masada kaldı.. Jüri toplantı odası ile yarışmanın yapıldığı salonun arasındaki antreye bir çay ve kahve düzeni koymuşlar.. Kocaman güğüm gibi iki şey var böyle.. Musluklu.. Birinde "çay" diğerinde "kahve" yazıyor.. Aralarında da şeker ve fincanlar var.. Yarışmanın düzenlenmesi işini üstlenen şirket önlerindeki plaketlere rağmen "Davetlilerin çay ile kahveyi ayırt edemeyeceğini" düşünmüş olmalılar. Çünkü çay güğümünün yanına bir torba kuru çay koyup, içindekileri masanın üzerine yaymışlar.. Kahve güğümünün yanına da kavrulmuş kahve torbası koymuşlar.. Masanın başında iki tane de iri yarı garson bekliyor.. Onların görevi de "Bu kadar açıklamaya rağmen" hâlâ yanlışlık yapıp, çay yerine kahve alan olursa, ibreti alem için onları pataklamak herhalde.. Hem uyku sersemi olduğumdan, hem de çay içip afyonumu patlatamadığımdan, gördüklerimi aynen böyle yorumluyordum.. Bu halet-i ruhiye ile oturdum jüri masasına.. Sağımda Emine Beder Hanım, solumda Candan Erçetin Hanım.. Kürsüde ise Ayşenur Yazıcı.. Onun görevi ise yarışmacıları takdim edip, yemekler hakkında bilgi vermek.. Yemekler geliyor.. İlk yarışmacının mönüsü bir tepsi içinde önümüzden geçirildi.. Yarışmacının kendisi de tepsiyi taşıyan şefin arkasından yürüyor.. Ben de içinden "Aaa! Ne kolaymış.. Yemeklere bakacağız.. Tariflerini de okuduk ya.. Şeklinden şemalinden not vereceğiz.." diye geçiriyorum.. İlk parça önüme konduğunda gerçeği acı bir şekilde algılamış oldum.. Otuz porsiyon yemek ki bunun on porsiyonu tatlı; tek tek yiyecekmişiz.. Önce hesabını tam yapamadım.. "Her yemekten bir iki lokma yer, durumu idare ederim" dedim.. Çünkü az pisboğaz değilimdir.. Vakti zamanında Mustafa adlı bir arkadaşımız Tekirdağ'dan beşyüz köfte yolladı.. Gazetenin aşçısına pişirttik.. Yemek bitiminde Zafer Mutlu, Can Ataklı, Ahmet Vardar ve ben; "Az yedim, çok yedin" diye birbirimize girdik.. Genişleye genişleye işkembe hacmine yaklaşan mideme güvendiğimden yüksek sesle "Her yemekten bir iki lokma alırım.." formülünü salladım.. Kerim Bey fiyakamı çabuk bozdu: - Selahattin Bey, normal olarak bir öğün kaç lokma hiç hesapladınız mı? Adamcağız beyefendi olduğundan, kibarca "Sallamayın, her yarışma porsiyonundan ikişer üçer lokma alırsanız, işin sonunu getiremezsiniz.." diyor.. Ne bileyim haklı çıkacağını.. Uzatmayalım.. Birinci finalist olarak Kayseri'yi temsil eden Saadet Akkaya'nın "Dil Çorbası"ndan başladık işe.. Çorba güzel.. Şimdi ben buna nasıl puan vereceğim.. Önümdeki dosyadan çorbanın tarifini buldum.. Malzeme listesinin başında "Bir adet haşlanmış koyun dili" yazıyor.. İşte açığını buldum.. Dana bile yetmez Kendini bilen bir ev kadını çorba yapacağım diye koca bir dili haşlayıp battal eder mi? Bu masrafa para da dayanmaz, koca da dayanmaz.. Zaten ikinci yemeği de "Dilim mantı"ydı.. Orada da 600 gram kıymayı çarçur etmiş.. İki porsiyon yemek için birbuçuk kilo et.. Breh breh breh.. Allah'tan üçüncü bir yemek yapmamış.. Yoksa koca bir koyun gidecekti tek bir öğüne.. Bunlar yetmezmiş gibi "Kayısı Tatlısı" için de tam ondört parça malzeme kullanmış.. İçinde cevizinden kirazına kadar "el yakan" her şey var.. Aynı tatlının masrafı ile kooperatif evi yapılır.. Bu yüzden notunu kırdım.. Yoksa yemekleri güzeldi.. İkinci olarak Gaziantep'ten Canan Direkçi'nin yemekleri geldi önümüze.. "Öz Çorbası" ile başladık.. Çorbaya havuç ve turptan iki çiçek yapmış, çok hoşuma gitti.. Ardından "Et Sarması" diye bir şey icad etmiş.. Onu yedik.. O da şöyle bir şey.. Bir kilo kemiksiz pirzolayı alıyorsun.. İçine fındık fıstık tıkıyorsun.. Yaprak sarma gibi bir şekil verip, pişiriyorsun.. Anlayacağınız, o güzelim pirzola etine "asma yaprağı" muamelesi yapmış yani.. Pirzolasını veren koyunun dili olsa itiraz ederdi.. Canan Hanım'ın tatlısı da "Şam Baklavası" idi.. *** Dikkatimi çeken başka bir şey de jürinin önüne gelen yemeklerin soğumuş olması.. Benim bildiğim çorba da sıcak yenir, et yemeği de.. Mesele sonra anlaşıldı.. Sofra gibi bilumum zararlı dergilerin editörü olan Seda Kaya Güler yüzünden soğumuş yemekler.. Seda yarışma başlarken kürsüye çıktı.. Bir konuşma yaptı.. Aklında biriktirdiği laflar bitmek bilmedi.. Derdi de bizlerin de katılımı ile ikincisi yapılan bu "Yemek yarışması"nın "geleneksel bir yarışma" olduğunu ispatlamak.. Tabii konuşmanın bitmesini beklerken yemeklerin tamamı soğudu.. Tüpgazı bitmiş tedbirsiz ev kadınlarına döndürdü koca jürinin saygıdeğer üyelerini.. Çaresiz soğuk soğuk yedik yemekleri.. YARIN: Yarışma daha bitmedi.. Bizden ayrılmayın, aç kalırsınız.. 903 defa görüntülendi. |