|
Ananızın lafından çıkmayın..
"Anneler Günü..." Bu iki sözcüğü yazdıktan sonra bilgisayarın ekranına dakikalarca boş gözlerle baktım.. Devamını getirmek için kafama fikir üşüşmesini bekledim.. Niyetim şöyle meali kallavi bir yazı yazıp, cümle kadın milletini höyküre höyküre ağlatmaktı.. Yazımda anne olsun olmasın kadınları bol bol övecek, anneliğin ne kadar kutsal bir iş kolu olduğunun altını çizdikten sonra; annelerini üzen erkeklere ana avrat sövecektim.. Aklıma ne kadın okurları ağlatacak kadar acıklı bir fikir geldi, ne de yazıyı kurtarmaya yarayacak bir anekdot.. Tam tersine, aklıma "Anneler Günü" ile alakası olmayan ne kadar mevzu varsa geliyor.. Günün mana ve ehemmiyetine dair bir şey gelmiyor.. Kös kös düşünürken birden irkildim.. Aklıma İzmir'deki anamla telefonla konuşamadığım, Anneler Günü'nü kutlayamadığım aklıma geldi.. *** Annem, Nimet Hanım bu tür mana ve ehemmiyeti olan günlere çok önem verir.. Sadece "Anneler Günü" değil, takvimde yazılı bütün önemli günler için telefon bekler.. "Şebinkarahisar'ın düşman işgalinden kurtuluşunun bilmem kaçıncı yıldönümünü" dahi atlasanız alınır.. İlk telefonlaşma fırsatını bulduğunda; - Bütün Şebinkarahisarlılar gülüp eğlenirken benim içim kan ağlıyordu, diye sitem eder.. Televizyondan "Bülbül ötüşlü kanarya yarışması" haberini izlese "Elalem nelerin hayrını görüyor, bir kanarya kuşu kadar olamadın.." diye dudağını büküp ağlar.. Telefon edemedik.. Bu kadar önem verdiği halde nedense manalı günlerin hiçbirinde evde durmaz.. Mutlaka bir akrabanın, bir tanışın evine gider.. Gittiği yeri keşfedip, oradan aramanı bekler.. Ara ki bulasın.. Nitekim bu "Anneler Günü"nde de böyle oldu.. Evden çıkıp taaa kızkardeşimin şehrin kırk kilometre dışındaki yazlığına gidip, orada pusulamış.. Bütün gün aranıp durdum.. Kardeşimin yazlığında olduğunu keşfettiğimde vakit gece yarısını iki saat geçiyordu.. Verdiği şaşırtmaca sayesinde "Anneler Günü" hizmetimiz yine eksik kaldı.. Aslında bu işte annemin de fazla kabahati yok.. Tek kabahati gezmeyi biraz sevmesi.. Bıraksanız yaya olarak bütün dünyayı dolaşır.. Gerçi dünyayı dolaşmışlığı yok ama ev gezmeleri sırasında kat ettiği mesafe ölçü alınacak olursa, dünyanın etrafını iki üç kez dolaştığı hesaplanabilir.. Eskiden kabul günü diye bir adet vardı.. Kadınlar birbirlerinin günlerine giderler, yiyip içip konuşarak vakit geçirirlerdi.. Bir ev kadının sosyal çevresi ne kadar olabilir ki.. Günde bir, bilemediniz iki kabul günü diyelim.. Allah sizi inandırsın; benim anam günde beş altı kapı yapmadan eve girmezdi.. Herkesi tanır, herkesin hatırını saydığından bir tek kabul gününü atlamazdı.. Kabul günlerinin sırasını şaşırmamak için önce küçük bir banka defteri tutar, üzerinde günün tarihi bulunan defter yaprağına "Nevin Hanım'ın günü, Nejla Hanım'ın günü.." diye kayıtlar düşerdi.. Sosyal çevresi öyle bir gelişti ki; giderek el kadar banka defteri de yetmez oldu.. Kalın bir ajanda tedariklenip günleri alt alta yazmaya başladı.. Ajandanın kocaman yaprakları bile anamın gitmek zorunda olduğu kabul günlerinin listesine zor yetiyor, sayfanın kenarına çiçek süsü yapacak kadar bile yer kalmıyordu.. Bilmem bu "Anneler Günü" kutlamasındaki çabalarımın nasıl bir "gezme" engeline takıldığını anlatabildim mi? *** Anamla aramızda topu topu onbeş yaş var.. Bu yüzden büyüme çağımda arkadaş gibiydik.. Hayatın pek çok gerçeğini anamdan öğrenmişimdir.. Ama bizim zamanımızdaki anne çocuk ilişkisinde bütün gerçekler öyle ulu orta konuşulmazdı.. Bazı konular üstü kapalı geçilirdi.. Mesela "Bebeklerin dünyaya nasıl geldiğini" sorduğumuzda analarımızdan "Leylekler getirir.." gibi bir cevap alırdık.. Yine de bu bilgilerden şüphelenmezdik.. Ben şahsen "bebekleri leyleklerin getirdiği" rivayetine, onbir oniki yaşıma kadar inanmışımdır.. Annemin "utandığı" için yanlış bilgi vermiş olabileceğini hiç aklıma getirmeden.. Arada bir filmlerdeki öpüşme sahneleri biraz zihnimi bulandırıyordu.. Kendi kendime "Oğlanla kızın neden birbirlerinin ağzını ısırdıklarını" soruyordum ama teknik açıklamasını bulamıyordum.. Bir keresinde anama sorayım dedim "Sapık.." diye şaplağı bastı.. Ben de bu tür sahnelerin "yoruma kapalı olduğunu" öğrenmiş oldum.. Hâlâ TV filmlerinde bu tür sahnelerle karşılaştığımda, gözümü ekrandan kaçırırım.. Ana lafını dinlemek... Ana lafını bazen dinledik, bazen dinlemedik.. Dinlemediğimiz daha çok oldu.. Herkesin hayatında, geçmişe baktığında "ana lafı dinlememekten" kaynaklanan pişmanlıklar vardır.. Atatürk bile dinlememiş ana lafını.. Bir defa daha yazmıştım.. Zübeyde Hanım, oğlunun Latife Hanım ile evleneceğini sezdiğinde Salih Bozok aracılığı ile onu uyarmış.. "- Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı olur.. Bu kız çok diller bilir.. Uymaz Mustafa'ma.. Söyleyesin bunu böyle.." demiş lakin laf dinletememiş.. Sonunda Zübeyde Hanım haklı çıkmış.. Yedi düvelle savaşıp, mağlubiyet yüzü görmeyen Atatürk; Latife Hanım ile başa çıkamamış.. Beraberlikleri azaba dönüşmüş.. Ana lafı dinlemediği için hayatının tek mağlubiyetini almış.. Hayatımın bozgunlarını hatırladığımda hep bu olay gelir aklıma ve ana lafı dinlemediği için başı belaya giren Mustafa Kemal'in hali bana teselli olur.. Benim gibi bir şahsiyetin, teselliyi başka birinden bulması da zaten beklenemezdi.. Benim gibisini, benim anamdan başkası da zor doğurur.. 513 defa görüntülendi. |