Amerika'nın hakiki keşfi..

Hani, bir süredir anonslarını yaptığım Amerika ziyareti vardı ya.. Bir türlü yazamadıydık.. Başlamak nihayet bugün kısmet oldu..

Söylemesi ayıp, bir pazar günü Avusturya Hava Yolları'nın uçağı ile yola çıktık..

"Tetkik ve inceleme" gezimiz için oluşturduğumuz heyette Hürriyet'ten Uğur Cebeci, Dergi grubunun paşası Mehmet Yaşin, Avusturya Hava Yolları'ndan Ali Kırgız, THY'dan Faik Akın (Sanayi casusu olarak) ve feministlerin manevi lideri Duygu Asena hazır bulunuyorlardı..

Dikkatinizi çekmiştir.. Bendeniz dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığım "tetkik ve inceleme" gezilerine hemen hemen aynı isimlerle çıkıyorum..

Her ne kadar bu gezi grubuna, bizi çekemeyen medya esnafı tarafından "gezi çetesi" adı verilmişse de hallerimizin bir çete ile benzerliği yoktur..

Eğer bir çete kuracak ya da çeteye asker yazılacak olsaydık "Susurluk Modeli" bir çeteyi tercih ederdik..

Çünkü Susurluk Çetesi; hem daha güvenilir hem daha itibarlı hem de hükümet desteğine sahip bir teşkilat.. Yurt dışı etkinlikleri de var.. Yeşil pasaport ve emeklilik gibi sosyal haklarınız da oluyor..

O yüzden bizi çekemeyen medya esnafının "çete imalarını" kesinlikle reddediyorum..

Bizim durumumuz çeteden çok Osmanlı'nın yükselme dönemindeki Azap askerlerine benzer..

Osmanlı'da Azap askeri denilen bir sınıf vardı.. Yani başıboş, işsiz güçsüz, serseri takımından oluşan bir muharip sınıf.. 1500'lü yılların başından itibaren bu Azap askerini bir zapta rapta aldılar, ocaklarını kurdular, kaydını tuttular.. Ondan önce başıboş bir güruhtu..

Padişah sefer açtığında; memleketin ne kadar boşta gezeri varsa "Gazamız var.. Sizlere şehit olup cennete girme imkanı çıktı.. Koşun gelin.." diyerek gaza getirilir, silah altına çağrılırdı..

Onlar da kılıç, pala, kargı, orak, tırpan, dirgen, keser, nacak, sopa; yani savaşmak için ne buldularsa ellerine alıp, ordugaha katılırlardı.. Ordunun en önünden yürürler, ne bulursa yağma ederlerdi..

Seferberlik sırasında yol üzerindeki kalelerin de zaptedilmesi savaş icabı olduğundan, büyük muhasaralar yaşanırdı..

İşte bu muhasaralar yani kuşatmalar sırasında önce Azap askerleri surlara saldırtılırdı.. Bunlar yeterince kayıp verip, düşmanı yorarlar; ondan sonra profesyonel askerler saldırıya geçerdi..

Sadece İstanbul'un Fethi sırasında yüzbine yakın Azap surlarda hayatını kaybetmiştir..

Bu bir devlet politikasıydı.. İlk saldırıları yapan Azap askerleri yeterince kırdırılır, böylece memleketin işsizlik oranında önemli düşmeler sağlanırdı.. Devlet; bir sürü boşta gezen, ne idiğü belirsiz, suça eğilimli tebasında bu sayede kurtulmuş olurdu..

İşte bu yüzden bizim gezi grubu Azap askeri muamelesi görüyor.. Çünkü hangi havayolları, yabancı bir ülkeye yeni bir hat açacak olsa bizi arayıp "ilk sefere" davet ediyor..

O yüzden Azap askeri gibi her yere önce biz gidiyoruz..

Ahalinin bu yeni seferlere dayanıklılığını bizler test ediyoruz.. Zeka düzeyini ise Duygu temsil ediyor..

Eğer Duygu, böyle bir seyahat sırasında pasaportunu kaybetmez, bavullarını unutmaz, uçaktaki yerini şaşırmaz, uçaktan iner inmez taksi bulup, otele gidebilirse bundan önemli sonuçlar çıkarıyoruz.. "Duygu'nun başına birşey gelmediğine göre her Türk vatandaşı böyle bir gezinin hakkından gelebilir.." fikrine varıyoruz..

Uçağa bindik, güzel güzel Grand Class'taki koltuklarımıza kurulduk.. Yolculuk sırasında Duygu benim yanıma düştü.. Sözüm ona kura çekilmiş de böyle olmuş.. Ben kuranın nasıl çekildiğini görmediğimden olay çıkardım.. "Neden her seferinde Duygu'nun yanına ben oturuyorum? Nasıl oluyor da her uçuştan önce çekilen kurada Duygu'nun yanına ben düşüyorum?" diye itiraz ettim..

Ben bu itirazları yaptığım sırada yol arkadaşlarımın tamamı koltuklarına oturmuş olduklarından, söylenmemin bir faydası olmadı..

Gerçi Ali'ye ya da Faik'e hamle edip, yerlerini kapmak için boğuşabilirdim ama yabancı uçaktaki yabancı yolcular yüzünden yapamadım.. Memleketin birlik ve baraberlik havasına ters düşen bir görünüm yaratabilirdik..

O yüzden pasif direnişi tercih ettim..

İçkiyle birlikte sunulan fıstıkları, ön sıralarda oturan Ali ile Faik'in kafalarına atarak "kura çekimi sonucunu" protesto ettim..

Zaten hemen yemek servisine başladılar.. Zaten çok acıkmıştım.. O sebeple haklı mücadelem anlamını kaybetti..

Bu havayolları şirketlerinin yemek mönüleri çok enteresan.. Verdikleri nesneyi süsleme adetleri var.. Ne bileyim.. Diyelim ki size et ve patates verecekler.. Mönüye bunu "etli patates" diye yazmazlar..

Çok fiyakalı bir isim bulup, yemeğin içinde ne varsa bu isme eklerler.. Okuduğunuzda çok etkilenirsiniz..

Sonunda cıgara paketi kadar bir kutu içinde gelen yemeği görünce şaşırırsınız.. Yemeğin adı bir şerite yazılsa, tabağın etrafını iki kez dolanır.. Uçak yemeklerinin ismiyle cismi arasında böyle bir oransızlık vardır..

Bize önce yuvarlak bir tabakta yeşilimsi birşey getirdiler.. Yedim ama kesin bir teşhis koyamadım.. Ezilmiş kabak haşlaması gibi bir şeydi.. Ama jöle gibi duruyordu.. Sanki aşçı yemeği yaptıktan sonra üzerine basıp, öyle servise koymuş.. Adını da söktüremedim..

Ardından da "Stuffed chicken in appicot souce vergetables, anna patotoes" namında birşey yedim.. Sordum, tercümesi "Kıçına kayısı tıkılmış tavuk eti" oluyormuş..

Uçakta tanık olduğum tarihi aşkın hikayesini de yarın anlatacağım..

489 defa görüntülendi.