|
Açık denizlerde bir yazar..
Açık denizlerde bir yazar.. Genel Yayın Müdürüm Zafer Mutlu, durduk yerde benim "gündemi takip edemediğim gibi" bir duyguya kapılmış.. İkide bir "Hükümet değişiyor.. Siyasette kıyamet kopuyor.. Sen nelerle uğraşıyorsun.." demeye başladı.. Anladım ki derdi gücü beni Ankara'ya yollamak.. Daha doğrusu İstanbul'dan uzaklaştırmak.. Ankara'ya yollamak istemesine uzun süre direndim.. "Demirel'le henüz barışmadık.. Küslüğümüz sürüyor.. Olmadık bir yerde karşılaşırız, tatsızlık çıkar.." diye itiraz ettim.. Hayır.. Asabi adamım.. Ben elimi arka cebime atarım.. O'nun korumaları ellerini arka ceplerine atar.. O sırada münasebetsizin biri, elindeki bardağı yere düşürür.. O gerginlikle silahlar patlar.. Durduk yerde rejim krizi çıkar.. Bunları kendisine bir bir anlattım.. Bakışları hiç normal gelmedi bana.. Bana koyduğu teşhisi bakışlarından anlıyorum ama yüz ifadesinde hiç şefkat yok.. Belli ki son giydiği spor ayakkabısını yazımda anlatırken "Frambuazlı pastaya basmış gibi duruyor.." dediğim için bana garez bağladı.. İlle ki İstanbul'dan uzaklaştıracak beni.. Ankara'ya yollayamadı ya! Bu kez "Uzaklar Teknesi geliyor.. Antalya'da karşılama töreni yapılacak.. Sen de gideceksin.." diye tutturdu.. *** Benim deniz kültürüm, şehir hatları vapuruyla yaptığım yolculuklarla sınırlı.. Onda bile bocalar, her seferinde jetonu nereye atacağımı şaşırırım.. Bir denizcilik olayında ne işim olabilir ki? İtiraz edeceğim ama kararlılığı gözlerinden okunuyor.. Antalya seyahatini de reddedecek olsam, başka icatlar çıkaracak.. Ne bileyim? "Van'a git canavarla konuş.. Bakalım hükümete güvenoyu verecek mi sor.. " diye tutturacak.. Teslim oldum.. "Tamam giderim.." dedim ama odasından çıkmadan önce; sırf baskılara kolayca boyun eğmeyen bir fikir adamı olduğumu göstermek için "Antalya'da havalar nasıl acaba? Kazak götüreyim mi?" diye sordum.. Amiral gemisi.. Zafer Mutlu'nun odasından çıktıktan sonra kendi çapımda mücadelemi sürdürdüm.. Yurda kesin dönüş yapan "Uzaklar.." teknesinin gelişiyle yazar ağabeyimiz Necati Zincirkıran ilgileniyor.. Necati Ağabey, denizcilik konusunda uzmandır.. O kadar ki, Sultan Abdülhamid Efendimiz'in sivil paşaları gibi, cumhuriyet donanmasının "Sivil Amirali" sayılır.. Ayrıca yüzme de bilir.. Bizim Hasan Cemal'in yüzme bilmeyen dedesi Cemal Paşa'nın piyade yarbayıyken Bahriye Nazırlığı'na terfi ettiği bir memlekette Necati Ağabey'in hakkı doğrudan Kaptan-ı Deryalık'tı.. Eğer yedeksubaylıktan sonra tezkere bıraksaydı olurdu da.. Lakin sivil hayatı tercih etti.. Halen gazeteci-amiral olarak gönüllü çalışıyor; küçük teknesiyle yılın altı ayında kıyılarımızı dolaşıp "sahil koruma" hizmeti veriyor.. Necati Ağabey'in deniz kuvvetleri ile arasının iyi olduğunu biliyorum.. Benim teknem neyim yok.. El kadar teknelere binip denize açılmak da işime gelmiyor.. Millete "Koca Selahattin Duman'a bakın.. Bindiği tekneye zor sığmış.." dedirtmek istemediğimden dün Necati Ağabey'i telefonla aradım.. - Acaba Deniz Kuvvetleri benim için Amiral Gemisi'ni gönderir mi, diye sordum.. Amiral gemisi olmazsa bir kruvazör de olabilir.. Elinden geleni yapacakmış.. Bakalım göreceğiz.. Bakın buraya yazıyorum.. Antalya'ya gittiğimde şanıma uygun bir gemiyi hazır bulmazsam, tatsızlık çıkacak.. Olan Deniz Kuvvetleri Komutanımız'a olacak.. Prestijimi korumak için ister istemez 30 Ağustos'ta emekli ettireceğim.. İsmail Hakkı Paşa lafımdan çıkmaz.. *** Cumartesi günü Boğaz'da yat yarışları vardı.. Yeni Yüzyıl'ın paşası Okay Gönensin'e, arkadaşı olan gazeteci Beysun Gökşin davetiye getirmiş.. Okay da bizi sattı! Beni odasına davet edip Beysun'la tanıştırdıktan sonra "Sen denizcilik olayını iyi bilirsin.. Şu yat yarışını izlesene.." deyiverdi.. Kendimi methetmeyi sevmediğimden başkalarının methiyesine karşı çok zayıfımdır.. Biri beni iki satır övsün, dayanamam.. Kooperatif dairemin tapusunu veresim gelir.. Bütün tevazu sahibi insanların ortak özelliğidir bu.. Okay Efendi "Denizcilikten anlarsın.." dedi ya! Dağıldık gitti.. Üstelik Beysun Gökşin de sanki Barbaros Hayrettin Paşa'nın 25'inci kuşaktan torunu ile tanışmış gibi bakıyor yüzüme.. "Ben sadece denizin ıslak olduğunu bir de içinde balık yaşadığını bilirim.." diyemedim.. Bütün meşhur korsanların tek gözlü olduğunu bildiğimden, bir gözümü kısıp Beysun'a baktım ve "olur" anlamında başımı salladım.. Böylece Okay'ın tertibine gelip yarışları izleyeceğimize söz vermiş olduk.. Cumartesi sabahı Dolmabahçe'den kalkan bir gemiye iltihak ettim.. Gemide gazeteci makulesi ile davetliler vardı.. Antalya'daki denizcilik olayını izleyeceğim ya! Boğaz'daki yarış iyi bir idman olur, diye düşünüyorum.. Oldu da! Tam beş saat boyunca güvertede oturup yarışan teknelere boş gözlerle bakarken, kafamızın kelinden kolumuza kadar her tarafımızı cayır cayır yaktık.. Rüzgar yediğimiz için yandığımızı da anlamadık.. Tekneden çıktığımda tam anlamıyla "amele yanığı" denilen olayın bütün belirtilerini taşıyordum.. Üstelik aynı rüzgarı yedikleri halde, yarışa katılan teknelerin neden farklı farkı hızlarda gittiğini de çözemedim.. Finiş noktasına geldiğimizde yarışı, yanı başımızda seyreden şehir hatları vapurunun kazandığını zannettim.. Allah'tan boş bulunup, tezahürat yapmadım.. Onca saat güneş altında pişmenin tek bir yararı oldu.. Beynime yediğim güneş sayesinde fikirlerim daha da pişti.. Lop yumurta kıvamına geldi.. 525 defa görüntülendi. |